Şimdi Meral Okay öldü ya.. Ben ve benim gibiler onu nasıl tanırken, nelerden bilirken; insanlar son dizisiyle biliyor ya.. Bir de orada burada ağzı burnu kırılasıcalar laf ediyorlar ya.. Çok sıkılıyorum, çok küfrediyorum.
Ece Temelkuran yazmış, uzun ve kısa yazmış. Güzel yazmış. Zaman ayrılsa ya..
Meral için...
10.04.2012
Yazmam böyle şeyleri. Özel meseleler bunlar. Ama sanırım bu kez kayda geçmeli. Niye? Anlatacağım.
Sabah sekizdi galiba, belki daha erken. Uyuyorum. Telefon çalıyor, telefonda bir kadın hüngür hüngür ağlıyor:
"Yazını okuyorum şimdi onun mezarı başında. Bugün Yaman'ın ölüm yıldönümü."
Susuyorum.
Ağlarken şaşkınlığıma gülüyor:
"Meral Okay ben."
Yıl 2002'ydi. Irak'a savaş açacaklardı, Meclis'te harıl harıl fezleke
çalışması. Mehmet Ali Alabora ile birlikte Savaş Karşıtları sözcüsü
yaptılar ikimizi. Kafası kesik tavuk gibi koşturuyoruz, bir Ege
Üniversitesi'ndeyiz, bir ODTÜ'de, hatta bir gece Ankara'da Roman
mahallerinde davulcu zurnacı örgütlemekte. Geceleri sokaklarda binlerce
insan beraber zıpladığımızı hatırlıyorum şimdi:
"Öldürmiycez ölmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!" Arjantin'den
dönmüşüm. Kafam bir gönül meselesine bozuk, fena bozuk. O sebeple zaar,
Arjantin eylemleri ile Irak işgali arasında, o hengamede yani, bir aşk
yazısı yazmışım demek. Hatırlamıyorum şimdi hangi yazı. Bilmem numaramı
nasıl buldu, telefonda Meral Okay o yazıya ağlıyor sarsılarak. Ben böyle
tanıştım Meral'le. Aşk, o zaman, Yaman'a bir zamanlar yazdığı
mektubunda söylediği gibi, "Her şeyin üzerinden atlayabiliyordu". Aşk
yüksek atlayabildiği için belki, savaş Türkiye'yi geçip uzun
atlayabiliyordu...
Aynı yıl. Sezen konserler veriyor. Ermenice, Yunanca ve Kürtçe
şarkılar söylüyor, çocuklarla beraber sahnede. Yer yerinden oynuyor.
Paşalar çıldırmış, vatandaş (!) ayakta. İzmir'de konser verilmiş,
İstanbul'da verilecek. Fakat Sezen tedirgin. Bir yazı yazıyorum o zaman.
Yazıyı sevmiş, Meral'den almış numaramı, Sezen arıyor bu sefer. Konsere
davet ediyor. O günlerde de ne varsa, tansiyonum inip çıkıyor. Konser
muhteşem. Meral kulise götürürken beni "Meral ben iyi değilim,
tansiyonum yükseliyor galiba" dememle küüt! Kulisten içeri
yuvarlanıyorum. Gözümü açtığımda sağ kolumda Sezen tansiyonumu ölçüyor,
sol yanımda Cemil İpekçi nabzımı alıyor. Ayakucumda Mehmet Ali Birand,
Zeynep Oral ve Güler Sabancı! Bir ölümlü bu ebatta bir absürdlüklükle
sınanmamalı.
Ertesi sabah yine çok erken bir saatte -erken aramak bu ekibin huyu, böylece anlıyorum bunu- telefonda tanıdık bir ses:
"Bak ben sordum, keçiboynuzu yiyecekmişsin tansiyon için. Göndereyim mi keçiboynuzu!"
Duraklayınca ben:
"Sezen ben, Sezen!"
Çok güldüydük o telefonda ve sonra Meral'le. "Bana bunu yapmayın"
dedim, "Gözümü açıyorum Sezen tansiyon alıyor, gözümü kapıyorum bir
sabah sen arayıp ağlıyorsun! Sarsmayın beni arkadaş!"
Meral'in bütün gövdesini sarsan bir gülüşü vardı, dipten gelen. Yüzünün tamamıyla gülerdi...
O günler iyi günlermiş. Şimdi bakınca... Sonra Türkiye'ye ağır ağır
bir şey olmaya başladı. Sinsi bir tür nefret başını çıkardı bütün
duyguların arasından. Alaycılık bütün üslupların arasında
belirginleşmeye başladı. "Başka şeyler söylemek lazım" diyenleri
askerler değil, hayaletler kovalamaya başladı. Bizans entelejansiyası
bir kalyon gibi gıcırdayarak yön değiştiriyordu. Meral, Yaman'ı
anlattığı mektubunda söylemiş: "Herkes kendi bacağından asılan koyunlar
tarifinde"! Sanki o gün yağan yağmurlar -bugünden bakınca bir kez daha-
bu çamurları getirdi. Bu dönemi sonra anlayacağız. Şimdi anlamaya
çalışanların başına iş geliyor, malum.
Yıl 2005. Beyoğlu'nda bir kahvede kırık Türkçeli bir adam yaklaştı.
Gömlekli, kumaş pantolonlu ve gayetten özgüvenli. Beyefendinin sadece
bir yıl sonra beni "Beynelminel" adlı filminde gazeteci rolüne
çıkaracağını kim bilebilirdi? Sırrı, o filmde beni "artiz" yapıp,
Meral'i de konsomatris rolüne çıkararak bir dönemi anlattı. Şimdi
bakıyorum Meral'in yarım yamalak yazılmış biyografisine. Aceleyle
hazırlandığı öyle belli ki. "12 Eylül döneminde yaşadıklarını
Beynelminel filmine yansıttı" diyor biyografiler, kesip kesip
yapıştırmış bütün siteler. TİP'in işyeri temsilciliğini yapmış, sonuna
kadar her röportajında muhalif olduğunu hissettirmiş bir kadının, aşkını
ve isyanını memleketiyle birlikte yaşadığı on yıllar öyle bir cümle
ile... Neyse.
Sonra davalar başladı. Sonra Türkiye biraz daha değişti. Taşları
bağladılar azizim, taşları sıkı sıkı bağladılar. O yüzden Meral
ciğerinin derdine düşmüşken, o güzelim kadını, tehditler yüzünden ev
taşımak zorunda bıraktılar. Muhteşem Yüzyıl'da Kanuni, Hürrem'i öptü
diye ve bilmem hangi kutsallar zedelendi diye, kanser tedavisi sırasında
Meral'i polis korumasına mahkum ettiler. Sübhaneke, dinimiz, amin.
Taşları bağladılar azizim, geri kalan herkesi susturdular. Sadece
ezberlettikleri şarkıları söyleyebilenleri ekranlara oturttular.
Öpüşmeden aşık olanlar, kavga etmeden yenenler, cin olmadan adam
çarpanlar ülkenin yeni kurallarını koydular.
"Bana bak! Söz ver bana. Konuşacaksın. Susmayacaksın"
dedi Meral. Şubat ayında, o delirmiş gibi kar yağan günlerden birinde, yine bir sabah telefonunda:
"Derhal buraya geliyorsun!"
"Kayda Geçsin" çıkmış, malum saldırılar başlamış. İşsiz kaldığımda da
aramış, ama Meral o günlerde kesinlikle daha yakın temas gerektiğine
karar vermiş.
Eve girdim, elinde televizyon kumandası, ekranda iki
soytarı "Türkiye'de demokrasi ne güzel! Ah ne güzel!" makamından analiz
manaliz bir şey yapıyorlar. Meral küfrediyor:
"Kardeşim sen kendini daha beter mi hasta edeceksin!" dedim.
"Yok yok" dedi, "Bana iyi geliyor. Küfrediyorum bol bol."
"Anlat bakayım, ne oluyor?" dedi. Anlattım. "Delirtecekler beni Meral"
dedim, o zaman işte "Bak ben kibarlıktan kanser oldum. Sus sus sus...
Sonra böyle oldum. Bana bak! Söz ver bana..." Sonra 12 Eylül'ü anlattı.
Biraz Yaman'ı. Ölüm tehditlerini anlattı. Cüppeli cüppesiz tehditleri...
"Bir şey oldu bu memlekete. Kimse kimseyi sevmez oldu" dedi.
Sonra Meral gitti...
İnsanın en çok asaletini hırpalıyor memleketim. Ne ümidini, ne
inadını ama en çok yasının asaletini... Eti parça parça koparan alıcı
kuşlar gibi. Yaşarken onu kanser edenler, daha son nefesini verir vermez
yağlı yağlı sırıtmaya başladılar internet sitelerinden. Bir araba irin.
Ayıptı eskiden böyle şeyler. Ama Meral'in dediği gibi, "Bir şey oldu
memlekete."
Onu ilk tanıdığım günlerde yüzbin insan yürüyorduk Ankara'da. "Savaşa
hayır!" diyorduk. Gazetelerde harıl harıl savaşa karşı yazıyordu
yazarlar. Yazmayanı çok ayıplıyorduk. Şimdi bakıyorum, ayıplayacak pek
insan bırakmadılar. Şimdi bakıyorum da Meral'in kanseri, ayıplanacaklar
karşısında kibarlık gösterip susmaktan olan kanseri yani, bu memleketle
ilgiliydi. Meral'i uğurladığımız gün Suriye ile savaşın çıkmasından
yakın bir ihtimal olarak bahsedildiği bir gün. Kimse yürümüyor
sokaklarda. Yürüyenler ekseriyetle voltada. Sonra "Aşk niye yok?" diye
sorarsanız diye Meral söylemişti mektubunda:
"Bir de aşık olunacak mecra kalmadı. Artık ortak alanları
paylaşmıyoruz. Bizim agoramız yok artık. Herkes kendi bacağından asılmak
isteyen koyun tarifinde.
Bu hem maddi hem manevi bir şeydir. Gelir, böyle adamı aşkta da
emniyet arayan birine dönüştürüverir. Herkes kendi kişisel başarı
öyküsünün peşinde. Belki de biz herkes için daha adil, daha vicdanlı
daha temiz bir dünyanın düşünü paylaştığımız için başkalarıyla da bir
arada durmanın ne kadar zenginleştirici bir şey olduğunu biliyorduk.
Şimdi bu duyguların esamesi okunmuyor. Yoksullaşmamız sadece ekonomik
anlamda olmadı. Duygusal anlamda, dayanışma anlamında birbirimizin
yaralarına bakma konusunda da yoksullaştık. Şimdi empati denen modern
kavram var ya, biz onun ağababasını tanıyan ve buna içerilmiş bir
dünyadan geldik buralara."
Yazmam böyle şeyleri, özel meseleler bunlar. Ama bu kanserin bu memleketle ilgisi var. Bu aşkın olduğu kadar...
Kederim sana nur olsun Meral.